Rüzgarın ordan oraya savurduğu bir günlük sayfasının ayaklarınızın dibine düştüğünü varsayın:
...9 Eylül Cumartesi.Kahvaltıdan sonra yaklaşık 10-15 dakikalık bir yürüyüşün ardından Milton Keynes Central Station'a vardık.Biletlerimizi aldık.Trenimizi bekledik.Trenimiz uzay çağı aletlerinden değildi.Sallanarak ve sarsılarak gittik.Epey doldu hatta ayakta gidenler oldu.Gençlik haftasonu Londra'ya akıyordu anlaşılan.Yanımızda ayakta duran 4 kişilik gruptan (yaşlar 15-17) birinin Türkiye'ye tatile gittiğini ya da Türkiye'ye tatile giden bir arkadaşı olduğunu veya da Türkiye'de yaşamakta olan bir arkadaşı olduğunu kendi aralarındaki konuşmalarında duyduk.Ama bu zamane veledleri hiç de Mr. and Mrs. Brown gibi tane tane konuşmuyor bunu da söyleyeyim...Euston durağında trenden inip, işaretlerin yönlendirmesiyle Underground'a geldik.Metro haritasını inceledik, 2 kişiye sorduk.Nihayet metroya binip 3 durak gidip Leicter Square'de indik.Ta taa!Metronun merdivenlerini tırmanıp yerüstüne çıkarken heyecanlandığımı hissettim.Küçük bir dereden büyük ve dalgalı bir denize karışmak üzereydim...Yer üstüne çıktığımda ilk gördüğüm şey soylu İngiliz güneşinin altında parlayan kırmızı bir telefon kulübesiydi.Daha önce belki size söyleme fırsatım ve/veya gereğim olmadı ama birgün kendi evim olursa telefonun durduğu sehpanın arkasındaki duvarda - mümkünse gerçek boyutlarında- bir kırmızı telefon kulübesi olması gibi bir hayalim vardır benim.Hayallerimin en belirgin detaylarından birini böyle pat diye kanlı canlı karşımda görmek beni çok çok sevindirdi.
Londra'ya ilk görüşte aşık olmuştum :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder