25 Ekim 2010

Kuzguncuk







Bugün sizlere Kuzguncuk’tan sesleniyorum. Üsküdar’dan minibüse bindiğimde daha önce görmediğim bir yeri görecek olmanın heyecanını hissettim. Daha önce neden gelmemişim ben buraya? Burası insana İstanbul’da olduğunu unutturuyor demeyeceğim, çünkü köprü nerdeyse her fotograf karesine kıyıdan köşeden giriyor mutlaka. Kuzguncuk’u nasıl anlatmalı?Küçücük evlerinden, cam kenarlarındaki çiçeklerden, dar ve dolambaçlı sokaklarından, yokuşlarından, uzun uzun tırmanılan merdivenlerinden bahsedilebilir.Kuzguncuk bir adam olsa, gözlüklü ve sakalsız olurdu, kravat takmazdı, kıyafetleri gösterişsiz ama kaliteli olurdu.Üniversite mezunu, anne babası İstanbul doğumlu, büyükbabası İstanbul’un ilk erkek terzilerinden veya eczacılarından olurdu.
Kuzguncuk bana kendimi iyi hissetirdi.Hayat Kahvesi diye bir kafenin terasında güzel bir kahvaltı edip üzerine Türk kahvesi içtim. Sokaklarda dolanırken çektiğim fotoğraflara baktım, etrafımı uzun uzun seyrettim, dinledim.Bu semtin ve bu kafenin sakinliği, oturmuşluğu, huzuru benim içimdeki karmaşayla, itiş kakışla, memnuniyetsizlik ve mızmızlıkla oldukça büyük bir tezat oluşturuyor.
Terasta, oturdugum yerde soluma baktığımda küçük bir klise ve onun bahçesini görebiliyorum. Kilisenin önünden tipik bir Kuzguncuk sokağı sakince sahile doğru uzanıyor.Başımı sağa çevirdiğimdeyse yemyeşil bir tepe ve aşağıda bir fidanlık var.Sokaklardan ara sıra geçen tek tük arabalar nerdeyse özür dileyerek sessizliği bölüyorlar.
Yeterince dinlendim, karnımı doyurdum, keşfetmeye devam edebilirim...

1 yorum:

Adsız dedi ki...

bu yazılarına bolca foto da ekle lütfen... hep... fotosuz olmasın ya amaaaa... :))) (nida)