12 Kasım 2010

Çukurcuma


Verdiğim tahlillerin sonuçlarını Alman Hastanesi’nin labirent koridorlarinda kapalı devre beklemektense çıkayım ılık sonbahar güneşinin tadını çıkarayım dedim. Kan vereceğim diye uzun süre aç kalmıştım. Bunun sebep olduğu asabiyetle Van Kahvaltı Salonu’na kelimenin her anlamıyla daldım.Bu blogu okuyan yüzlerce insan arasında kim bilir kaç hamile vardır, canları çekecek şimdi ama, ne yedim be kardeşim! Ne yedim!
Sonra dedim ki, çok yedim biraz kalori harcayayım.Ver elini Çukurcuma. Antikacılar, eskiciler, püskücüler. Yıllar önce annenizin hatta belki anneannenizin oynadığı oyuncaklar gördüm, çok eski ayakkabılar ve çantalara rastladım. Minik biblolar, eski şatafatlı şamdanlarla yanyanaydı. Gaz lambaları, fenerler , dürbünler, ilaç kutuları aklınız gelmeyecek şeyler vardı. Hatta bir dükkanda antika kapı vardı. Oymalı, kakmalı, şahane ahşap kapılar. Ortamın tozundan kısa süre içinde gözler sulanmaya ve burun akar gibi yapmaya başladı. Kahve molası için tam zamanı dedim. Ve kahve icecek tam yerini buldum.49 Cafe diye biryer. Hem eski kokuyor hem de modern. Ben sadece Türk kahvesi ictim ve sokaktan gelip geçenleri seyrettim camın yanında koltukta. Ama aslında pizzaları meşhurmuş buranın. Aklımızda bulunsun.

Hiç yorum yok: